Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Hikmet Kıvılcımlı, Çankırı, 25 Şubat 1940.
Kemal Tahir'den hazzetmemekle birlikte, Twitter'de bir hesabın Tahir'in Kıvılcımlı'dan "çok etkilendiği" şeklindeki absürd bir iddiasını okuyunca görece gölgede kalmış Tahir'in Kıvılcımlı hakkında söylediklerinden bazı satırları yayınlamaktan kendimi alamadım. Tweet'teki alıntı harici kitaptaki diğer bahislerden de ekler yapıp buraya alıyorum. Herhalde "[h]erifte boy dersen iki metre, akıl dersen iki milim ya var ya yok" dediği bir kişi hakkında görüşleri, iddia edilen aksine, gayet açıktır.
Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye'de Marksist düşünceye zarar vermiş iki revizyonisttir. Birincisi Marksizm ile Osmanlıcılık arasında, diğeri Marksizm ile Kemalizm arasında aracı rol oynamıştır. Kemal Tahir'in teorik planda gericiliği daha barizse pratikte Kıvılcımlı'nın gericiliği onu aşmaktadır, zira Kıvılcımlı ve onun ṭarafdârânı cuntacılık faaliyetlerine (tıpkı Cephe gibi) karışmıştır. Kıvılcımlı kesiminin Cepheciler kadar ciddi ve etkili bir güç olarak alınmaması, bu kesimin Cephe kadar bu işlerin içine dalmasına engel olmuşsa da yapılan şeyin özü aynıdır. Bu iki kesimden çevrelerin buna teʾvîl girişimleri nafiledir.
Kemal Tahir, Kıvılcımlı hakkında "[d]ün ne kadar ciddiye alınmamışsa, bu gün [sic] de alınmaması gerekir" derken belki de bütün ömründeki en doğru sözünü söylemiştir. Bir ekleme yapılması da şarttır: Kıvılcımlı için uygulanması gereken bu sözleri, aynen kendisi için de uygulanmalıdır.
Son olarak, son alıntıda bahsi geçen kitap, Kıvılcımlı'nın "Toplum biçimlerinin gelişimi" kitabı olmalıdır. Kıvılcımlı bu kitapta uzunca Asyatik üretim meselesini inceler.
***
Çetin Yetkin ile röportajdan (12 Şubat 1970)
[...]
— Bir suçlama öne sürülüyor: Bu gibi bölünmelerin deniyor, bir nedeni de, eski sosyalistlerin Türkiye İşçi Partisi'nin içine girememeleri, şu veya bu sebeple, dolayısiyle Türkiye İşçi Partisi dışında, kendi bildikleri havayı okumaları. Suçlama bu. Siz bu şeye ne diyorsunuz? Yani eski-yeni sosyalist meselesi çıkıyor ortaya.
— İşçi Partisi'nin kurulma özelliği göz önünde tutulursa, ve ilk davranışlar göz önünde tutulursa, eski sosyalistleri pek suçlamak haklı olmaz. Bir kere, eski sosyalistler için, belli bir takım doğru ölçüler olmak gerekir. Bir partinin kimler tarafından kurulduğu son derece önemlidir. Eski sosyalistler, kendileri, başlarından bir sürü mesele geçmiş tecrübeli, insanlar sıfatıyla, her önüne gelen insanın kurduğu bir örgüte, kafalarım açıp koşamazlar. Zaten ne olduğu, kim olduğu bilinmeyince, bunu nasıl yapsınlardı? Ayrıca da, biliyorsunuz, bunu çok önemli ve gerçekten genişleyebilir ve çok şerefli bir iş olabilir zanneden yeni yetme arkadaşlarımız da, başka politik mahzurları da göz önünde tutarak, eski, sabıkalı dedikleri arkadaşları partiye almakda [sic] mahzurlar gördüler başlangıçda [sic]. Sanki Türkiye'de bütün olup bitenler gayrımeşru sayıldığı halde, bu arkadaşların mahkûmiyetleri sadece meşruymuş gibi, sanki o mahkemeler meşru mahkemelermiş gibi, sanki orda kanunlar kıtı kıtına ve dosdoğru uygulanmışcasına [sic], eski mahkûm arkadaşlarını yahut adamları kendilerine zararlı gördüler ve bunları alamayacaklarını, özür olarak ileri sürdüler.
— Onu söylerken şunu da öne sürüyorlardı: Hatta Hasan Hüseyin Korkmazgil şöyle diyordu: «Yahu girersem Parti'ye zarar gelir. Bak bu daha meşruiyetini ispat etmek...»
— Kendisini çok büyük sayıyor da Hasan Hüseyin... Yani zannediyor ki o, birini çökertirim zannediyor Hasan Hüseyin.
— TİP'de [sic] de aynı şey var.
— Ha tabiî, biliyorum, onun için... Herkes evham içinde olduğu için, ölçüp biçemedikleri için, tabii öyle düşünüyorlar. Ne diyeceğim, işte söylüyorum, bütün bir devre, gayrimeşrulukla suçlanmış oluyor. İçinde yalnız sosyalist mahkemeler meşrudur denemez tabiî. Böyle bir hükmü kimse getiremez Kimsenin de bunu getirmeye hakkı yoktur. Bu sebepten...
— Özellikle 50-60 arası değil mi o havanın görülmesi
— Ha, değil mi yani? Asında her şeyin yeniden muhakeme edilmesi, yeniden gözden geçirilmesi lazım gelir. Ayrıca tabii, gerçeği arama alışkanlığımız olmadığı için, hiç kimse de bu mahkûmiyetlerin asıl dosyalarını, biliyorsunuz, —Nazım'ın bir iki dosyası müstesna— araştırmadı da. Yani, nasıl bir mahkeme kurulmuş, bu mahkeme nasıl cereyan etmiş, kararlar neye müstenitmiş, bunlar da araştırılmadı; çünkü lüzum görülmedi. Herkes herşeyi [sic] çok iyi bildiği için, ayrıca birşey [sic] okumaya da ihtiyaç kalmadığı için, uzun zaman da okuma âdetimizi bıraktığımız için... okuma yazma yeteneğimizin de var olduğu belli değil böyle meselelerde, biliyorsunuz. O sebepten, başlangıçda [sic] fayda umdular, eski arkadaşları bu işe karıştırmamakda [sic].
— Niye fayda umdular? Bunun bir nedeni olmalı.
— İşte söyleyeceğim. Yalnız yeni arkadaşlar faydalı bulmadılar bunu; mesela bizin Doktor Hikmet, Vatan Partisi'ni açtığı zaman, «Sabıkalı adam istemem» dedi, en çok hapisle yapmış kendisi olduğu halde.
Şimdi. bunu bir marifet bir kurnazlık sayıyor insanlar. Zannediyorlar ki, büyük bir iş var, bu işin hissesini başkalarınla bölüşmemek gerekir.
[...]
"Sol Bölünmeler Üstüne Konuşma". Tahir, Kemal. Türkiye Defteri. Aralık 1973. Sayı: 2. Sayfalar: 15-16.
***
Dosdoğru'nun günlük notlarından
27 Aralık 1970 Pazar
[...]
«Bize ne gerek böyle elektronik beyinli, otomatik çelik perdeli, cam-aliminyum [sic] karışımı modern saraylar... Biz bu kadar sıkıntıya girebilir miyiz ki...» Diye başladı anlatmaya:
— 1938 lerde [sic] Uzak Doğuya işleyen ve emsallerinin hepsi coktan [sic] çürüğe çıkmış bir gemi satın almıştı bizim gemi uzmanlarımız. Adını Erkin koydular. Erkin koskoca bir gemiydi. Denizaltı ana gemisi olarak kullanılıyordu. İçine subayların dinlenmelerini sağlayacak tek tek kamaralar ve istirahatları için her şey yapılmıştı. Bizi de Mareşal, «Yavuzu kaçıracaklar» diye tıkmıştı buraya Yavuzu [sic] bir gözünüzün önüne getirin, sonra bir de kaçıracak olan bizleri... Bünyada [sic, Dünyada] buna inanacak bizim Mareşalden [sic] başka kimse çıkmaz. Erkinde [sic] sorgularımız yapılıyor. Herkesi birer yere tıkıştırmışlar. O arada Doktor Hikmeti [sic] de iki kapılı dar bir dolaba koymuşlar. Herifte boy dersen iki metre, akıl dersen iki milim ya var ya yok. Ayakta dikilemiyor, fakat dolap da oturacak kadar geniş değil. Zavallı yarıdan ikiye katlanmış olarak on beş gün oracıkta kıstırılıp kalmış.
Ben kafese yeni kapatılmış Arslan gibi kapalı olduğum yerde dönüştürüp duruyorum. -Beni buraya tıkanın...- diye bir kalaya başlıyorum ki arkası düm düz [sic] gidiyor. Deniz ortasında alev alev yanıyoruz. Hiç ötesi yok. 1 temmuz [sic] oldu. Kabotaj bayramı yapıyorlar. Biri bana gelip:
— Giyininiz, traş [sic] olunuz!... Dedi. Oysa yanımda kağıt kalem bile bırakmamışlardı. Giyindim. Berbere götürüp traş [sic] ettirdiler ve güverteye çıkardılar beni. Geminin dışarı ile irtibatını sağlayan merdiven ağzına karşı bir iskemle koyup oraya oturttular. Çokdanberi [sic] temiz hava yüzü görmediğimden denize ve çevreme bakınıyorum. Kendi kendime de «hava alsın bayram günü diye çıkardılar her halde» diyorum. Ortalıkta kimsecikler yok. Bir süre sonra geminin merdivenlerinden şık giyimli iki hanımla genç deniz subayları çıktılar. Kadınlar önümden geçip giderken merakla beni süzdüler. Onların arkasından bir sürü kadınlı erkekli gruplar sökün etti. Hepsi bana bakıp bakıp bir şeyler söylüyorlardı aralarında.
Bir zaman sonra aklım başıma geldi birden. Sıçradım oturduğum yerden ve bağırıp çağırmaya başladım. Yanımdan geçenlerin konuşmalarından, Erkini [sic] ziyarete gelenlere işte Yavuzu [sic] kaçıracak komünistlerden biri diye beni teşhir ettiklerini anlamıştım. Bağırmama gemi kaptanına kadar hepsi toplaşıp geldiler. Açtım ağzımı, yumdum gözümü. Bu maskaralığa bir son vermezlerse işin çok kötüye varacağını bildirdim. Sırıtarak beni hemen yerime götürdüler.
Haksız yere cezaları sırtımıza sardıktan sonra bizi Sultanahmet Ceza Evinin [sic] localarına yolladılar. Nazım, Dr. Hikmet ve ben varız. Bizimle ceza yiyen Deniz Assubaylarını [sic] henüz getirmemişler. Localarda bizden başka hapisanenin [sic] ağası ve onun koruyucusu bir laz da var. Bir gün o lâz elinde bir tabakla gelip bizden para istemez mi? Ben hapisane [sic] usullerini bilmiyorum o zaman! Nazımla Dr. Hikmet biliyorlar. Nazım lâza sordu:
— Ne parası bu istediğin?
— Biz ağır cezalıyız. Bu yükü kaldırmak için yardım istiyoruz. Bu hapisanenin [sic] raconudur.
— Kaç yıla mahkumsunuz?
— Yirmi yıla...
— Ama ben otuz altı yıla mahkumum. Racona göre benim size değil, sizin bana yardım etmeniz lazım.
— Ben onu bunu bilmem. Bunu vermediniz mi kendinizi yok bilin.
Lâzoğluna bakıyorum, gözü kaşı oynuyor. Sağ elini oynatıp ceketinin kolu içinde tuttuğu bir şeyi ileri geri hoplatıyor. Ben hemen Dr. Hikmete [sic] Fransızca -Sen kafanı yana doğru bük- diyip [sic] yerdeki iskemleyi yallah ediyorum herifin kafasına. Yere yıktıktan sonra üzerine çıkıp neresine gelirse tekmelemeye başlıyorum. Lâz imana gelip kolunun içinden düşen saldırmayı saklamamız için yalvarıyor. Ağzı yüzü kan içinde yerlerde debeleniyor. Gardiyanlar gürültüye koştular. Heriflere «Bizi burada göz göre göre boğduracakmısmız!» [sic, boğduracak mısınız!] diye çıkışıyorum. Bıçağı alıp avluya fırlattım. Gardiyanlar lâzı da, bıçağı da alıp götürdüler. Ondan sonra bütün kanlı katiller süt dökmüş kediye döndüler. Bir daha kimse terbiyesizlik edip kafa tutamadı.
Kemal Tahirin [sic] yıllar boyu süren hapislik hayatı, o heyecanlanmış anlatırken, gözlerimin önüne geldi. Kemal gerçekten bileğinin ve aklının gücü ile tek başına, Anadolu hapisanelerinde [sic] kendini çiğnetmeden yıllar yılı yaşadı. Malatya, Çankırı, Çorum ceza evlerinde kendini, en azılı katillere, canilere saydırıp sevdirdi.
[...]
"Kemal Tahir'den anılar". içinde: "Batı aldatmacılığı ve putlara karşı Kemal Tahir - Kemal Tahir: Yaşamı ve Yapıtları". Dosdoğru, M. Hulûsi. Tel Yayınları. 1. Baskı, Mayıs 1974. İstanbul. Sayfalar: 489, 491-493
***
7 Mart 1971 Pazar
Bu gün [sic] A.T.U.T. [sic] konuşuldu Doktor Hikmet, bu konuda kitap yazmış. Kemal de iyice sinirlenmis [sic]
— Yahu, daha düne kadar adam Asya tipi üretim tarzı için «Marks»ın [sic] henüz Marksist olmadan önceki döneminde kaleme aldığı icapsız bir yazıdır, asla bilimsel değildir» diyip [sic] duruyordu. Şimdi de kalkmış A.T.Ü.T.'e dayanmaya çalışıyor. Bunu anlamadan insan Marksist olamaz demeye getiriyor.. [sic] Hikmet aslında korkunç bir adamdır. Çok korkunç bencil bir kişiliği vardır. Karşısındakine bir şey anlatmayı, kendini ele vermek sayacak kadar bencildir. Dün ne kadar ciddiye alınmamışsa, bu gün [sic] de alınmaması gerekir.
A.T.Ü.T.'nı [sic] da üstelik anlayabilmiş değil. Bir defa Osmanlılığı bilmiyor. «Osmanlılar çıkıştan çobandılar. Çobanların obadan gelme bir kan dökücülüğü vardır. Bu yüzden Batıdaki Senyörlere benzemezler. Birbirlerini doğramaları bundandır.» Diyor. İşte Hikmetin Osmanlı anlayışı... Bu doktor Hikmet, Sivas kongresine Tıbbiyeyi temsilen katılan gencin kendisi olduğunu söyler dururdu. Goloğlunun [sic] kitabından öğreniyoruz ki bu genç, Orhan Boranın [sic] babası olan Doktor Hikmet beymiş.
"Kemal Tahir'den anılar". içinde: "Batı aldatmacılığı ve putlara karşı Kemal Tahir - Kemal Tahir: Yaşamı ve Yapıtları". Dosdoğru, M. Hulûsi. Tel Yayınları. 1. Baskı, Mayıs 1974. İstanbul. Sayfa: 514.
.jpg)
_of_Nizami_MET_DP159399.jpg)