16 Kasım 2025 Pazar

Kemal Tahir'den Hikmet Kıvılcımlı hakkında bazı bahisler

Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Hikmet Kıvılcımlı, Çankırı, 25 Şubat 1940.

Kemal Tahir'den hazzetmemekle birlikte, Twitter'de bir hesabın Tahir'in Kıvılcımlı'dan "çok etkilendiği" şeklindeki absürd bir iddiasını okuyunca görece gölgede kalmış Tahir'in Kıvılcımlı hakkında söylediklerinden bazı satırları yayınlamaktan kendimi alamadım. Tweet'teki alıntı harici kitaptaki diğer bahislerden de ekler yapıp buraya alıyorum. Herhalde "[h]erifte boy dersen iki metre, akıl dersen iki milim ya var ya yok" dediği bir kişi hakkında görüşleri, iddia edilen aksine, gayet açıktır.

Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye'de Marksist düşünceye zarar vermiş iki revizyonisttir. Birincisi Marksizm ile Osmanlıcılık arasında, diğeri Marksizm ile Kemalizm arasında aracı rol oynamıştır. Kemal Tahir'in teorik planda gericiliği daha barizse pratikte Kıvılcımlı'nın gericiliği onu aşmaktadır, zira Kıvılcımlı ve onun ṭarafdârânı cuntacılık faaliyetlerine (tıpkı Cephe gibi) karışmıştır. Kıvılcımlı kesiminin Cepheciler kadar ciddi ve etkili bir güç olarak alınmaması, bu kesimin Cephe kadar bu işlerin içine dalmasına engel olmuşsa da yapılan şeyin özü aynıdır. Bu iki kesimden çevrelerin buna teʾvîl girişimleri nafiledir.

Kemal Tahir, Kıvılcımlı hakkında "[d]ün ne kadar ciddiye alınmamışsa, bu gün [sic] de alınmaması gerekir" derken belki de bütün ömründeki en doğru sözünü söylemiştir. Bir ekleme yapılması da şarttır: Kıvılcımlı için uygulanması gereken bu sözleri, aynen kendisi için de uygulanmalıdır.

Son olarak, son alıntıda bahsi geçen kitap, Kıvılcımlı'nın "Toplum biçimlerinin gelişimi" kitabı olmalıdır. Kıvılcımlı bu kitapta uzunca Asyatik üretim meselesini inceler.

***


Çetin Yetkin ile röportajdan (12 Şubat 1970)


[...]
— Bir suçlama öne sürülüyor: Bu gibi bölünmelerin deniyor, bir nedeni de, eski sosyalistlerin Türkiye İşçi Partisi'nin içine girememeleri, şu veya bu sebeple, dolayısiyle Türkiye İşçi Partisi dışında, kendi bildikleri havayı okumaları. Suçlama bu. Siz bu şeye ne diyorsunuz? Yani eski-yeni sosyalist meselesi çıkıyor ortaya.
— İşçi Partisi'nin kurulma özelliği göz önünde tutulursa, ve ilk davranışlar göz önünde tutulursa, eski sosyalistleri pek suçlamak haklı olmaz. Bir kere, eski sosyalistler için, belli bir takım doğru ölçüler olmak gerekir. Bir partinin kimler tarafından kurulduğu son derece önemlidir. Eski sosyalistler, kendileri, başlarından bir sürü mesele geçmiş tecrübeli, insanlar sıfatıyla, her önüne gelen insanın kurduğu bir örgüte, kafalarım açıp koşamazlar. Zaten ne olduğu, kim olduğu bilinmeyince, bunu nasıl yapsınlardı? Ayrıca da, biliyorsunuz, bunu çok önemli ve gerçekten genişleyebilir ve çok şerefli bir iş olabilir zanneden yeni yetme arkadaşlarımız da, başka politik mahzurları da göz önünde tutarak, eski, sabıkalı dedikleri arkadaşları partiye almakda [sic] mahzurlar gördüler başlangıçda [sic]. Sanki Türkiye'de bütün olup bitenler gayrımeşru sayıldığı halde, bu arkadaşların mahkûmiyetleri sadece meşruymuş gibi, sanki o mahkemeler meşru mahkemelermiş gibi, sanki orda kanunlar kıtı kıtına ve dosdoğru uygulanmışcasına [sic], eski mahkûm arkadaşlarını yahut adamları kendilerine zararlı gördüler ve bunları alamayacaklarını, özür olarak ileri sürdüler.
— Onu söylerken şunu da öne sürüyorlardı: Hatta Hasan Hüseyin Korkmazgil şöyle diyordu: «Yahu girersem Parti'ye zarar gelir. Bak bu daha meşruiyetini ispat etmek...»
— Kendisini çok büyük sayıyor da Hasan Hüseyin... Yani zannediyor ki o, birini çökertirim zannediyor Hasan Hüseyin.
— TİP'de [sic] de aynı şey var.
— Ha tabiî, biliyorum, onun için... Herkes evham içinde olduğu için, ölçüp biçemedikleri için, tabii öyle düşünüyorlar. Ne diyeceğim, işte söylüyorum, bütün bir devre, gayrimeşrulukla suçlanmış oluyor. İçinde yalnız sosyalist mahkemeler meşrudur denemez tabiî. Böyle bir hükmü kimse getiremez Kimsenin de bunu getirmeye hakkı yoktur. Bu sebepten...
— Özellikle 50-60 arası değil mi o havanın görülmesi
— Ha, değil mi yani? Asında her şeyin yeniden muhakeme edilmesi, yeniden gözden geçirilmesi lazım gelir. Ayrıca tabii, gerçeği arama alışkanlığımız olmadığı için, hiç kimse de bu mahkûmiyetlerin asıl dosyalarını, biliyorsunuz, —Nazım'ın bir iki dosyası müstesna— araştırmadı da. Yani, nasıl bir mahkeme kurulmuş, bu mahkeme nasıl cereyan etmiş, kararlar neye müstenitmiş, bunlar da araştırılmadı; çünkü lüzum görülmedi. Herkes herşeyi [sic] çok iyi bildiği için, ayrıca birşey [sic] okumaya da ihtiyaç kalmadığı için, uzun zaman da okuma âdetimizi bıraktığımız için... okuma yazma yeteneğimizin de var olduğu belli değil böyle meselelerde, biliyorsunuz. O sebepten, başlangıçda [sic] fayda umdular, eski arkadaşları bu işe karıştırmamakda [sic].
— Niye fayda umdular? Bunun bir nedeni olmalı.
— İşte söyleyeceğim. Yalnız yeni arkadaşlar faydalı bulmadılar bunu; mesela bizin Doktor Hikmet, Vatan Partisi'ni açtığı zaman, «Sabıkalı adam istemem» dedi, en çok hapisle yapmış kendisi olduğu halde.
Şimdi. bunu bir marifet bir kurnazlık sayıyor insanlar. Zannediyorlar ki, büyük bir iş var, bu işin hissesini başkalarınla bölüşmemek gerekir.
[...]

"Sol Bölünmeler Üstüne Konuşma". Tahir, Kemal. Türkiye Defteri. Aralık 1973. Sayı: 2. Sayfalar: 15-16.

***

Dosdoğru'nun günlük notlarından


27 Aralık 1970 Pazar

[...]

«Bize ne gerek böyle elektronik beyinli, otomatik çelik perdeli, cam-aliminyum [sic] karışımı modern saraylar... Biz bu kadar sıkıntıya girebilir miyiz ki...» Diye başladı anlatmaya:

— 1938 lerde [sic] Uzak Doğuya işleyen ve emsallerinin hepsi coktan [sic] çürüğe çıkmış bir gemi satın almıştı bizim gemi uzmanlarımız. Adını Erkin koydular. Erkin koskoca bir gemiydi. Denizaltı ana gemisi olarak kullanılıyordu. İçine subayların dinlenmelerini sağlayacak tek tek kamaralar ve istirahatları için her şey yapılmıştı. Bizi de Mareşal, «Yavuzu kaçıracaklar» diye tıkmıştı buraya Yavuzu [sic] bir gözünüzün önüne getirin, sonra bir de kaçıracak olan bizleri... Bünyada [sic, Dünyada] buna inanacak bizim Mareşalden [sic] başka kimse çıkmaz. Erkinde [sic] sorgularımız yapılıyor. Herkesi birer yere tıkıştırmışlar. O arada Doktor Hikmeti [sic] de iki kapılı dar bir dolaba koymuşlar. Herifte boy dersen iki metre, akıl dersen iki milim ya var ya yok. Ayakta dikilemiyor, fakat dolap da oturacak kadar geniş değil. Zavallı yarıdan ikiye katlanmış olarak on beş gün oracıkta kıstırılıp kalmış.

Ben kafese yeni kapatılmış Arslan gibi kapalı olduğum yerde dönüştürüp duruyorum. -Beni buraya tıkanın...- diye bir kalaya başlıyorum ki arkası düm düz [sic] gidiyor. Deniz ortasında alev alev yanıyoruz. Hiç ötesi yok. 1 temmuz [sic] oldu. Kabotaj bayramı yapıyorlar. Biri bana gelip:

— Giyininiz, traş [sic] olunuz!... Dedi. Oysa yanımda kağıt kalem bile bırakmamışlardı. Giyindim. Berbere götürüp traş [sic] ettirdiler ve güverteye çıkardılar beni. Geminin dışarı ile irtibatını sağlayan merdiven ağzına karşı bir iskemle koyup oraya oturttular. Çokdanberi [sic] temiz hava yüzü görmediğimden denize ve çevreme bakınıyorum. Kendi kendime de «hava alsın bayram günü diye çıkardılar her halde» diyorum. Ortalıkta kimsecikler yok. Bir süre sonra geminin merdivenlerinden şık giyimli iki hanımla genç deniz subayları çıktılar. Kadınlar önümden geçip giderken merakla beni süzdüler. Onların arkasından bir sürü kadınlı erkekli gruplar sökün etti. Hepsi bana bakıp bakıp bir şeyler söylüyorlardı aralarında.

Bir zaman sonra aklım başıma geldi birden. Sıçradım oturduğum yerden ve bağırıp çağırmaya başladım. Yanımdan geçenlerin konuşmalarından, Erkini [sic] ziyarete gelenlere işte Yavuzu [sic] kaçıracak komünistlerden biri diye beni teşhir ettiklerini anlamıştım. Bağırmama gemi kaptanına kadar hepsi toplaşıp geldiler. Açtım ağzımı, yumdum gözümü. Bu maskaralığa bir son vermezlerse işin çok kötüye varacağını bildirdim. Sırıtarak beni hemen yerime götürdüler.

Haksız yere cezaları sırtımıza sardıktan sonra bizi Sultanahmet Ceza Evinin [sic] localarına yolladılar. Nazım, Dr. Hikmet ve ben varız. Bizimle ceza yiyen Deniz Assubaylarını [sic] henüz getirmemişler. Localarda bizden başka hapisanenin [sic] ağası ve onun koruyucusu bir laz da var. Bir gün o lâz elinde bir tabakla gelip bizden para istemez mi? Ben hapisane [sic] usullerini bilmiyorum o zaman! Nazımla Dr. Hikmet biliyorlar. Nazım lâza sordu:

— Ne parası bu istediğin?
— Biz ağır cezalıyız. Bu yükü kaldırmak için yardım istiyoruz. Bu hapisanenin [sic] raconudur.
— Kaç yıla mahkumsunuz?
— Yirmi yıla...
— Ama ben otuz altı yıla mahkumum. Racona göre benim size değil, sizin bana yardım etmeniz lazım.
— Ben onu bunu bilmem. Bunu vermediniz mi kendinizi yok bilin.

Lâzoğluna bakıyorum, gözü kaşı oynuyor. Sağ elini oynatıp ceketinin kolu içinde tuttuğu bir şeyi ileri geri hoplatıyor. Ben hemen Dr. Hikmete [sic] Fransızca -Sen kafanı yana doğru bük- diyip [sic] yerdeki iskemleyi yallah ediyorum herifin kafasına. Yere yıktıktan sonra üzerine çıkıp neresine gelirse tekmelemeye başlıyorum. Lâz imana gelip kolunun içinden düşen saldırmayı saklamamız için yalvarıyor. Ağzı yüzü kan içinde yerlerde debeleniyor. Gardiyanlar gürültüye koştular. Heriflere «Bizi burada göz göre göre boğduracakmısmız!» [sic, boğduracak mısınız!] diye çıkışıyorum. Bıçağı alıp avluya fırlattım. Gardiyanlar lâzı da, bıçağı da alıp götürdüler. Ondan sonra bütün kanlı katiller süt dökmüş kediye döndüler. Bir daha kimse terbiyesizlik edip kafa tutamadı.

Kemal Tahirin [sic] yıllar boyu süren hapislik hayatı, o heyecanlanmış anlatırken, gözlerimin önüne geldi. Kemal gerçekten bileğinin ve aklının gücü ile tek başına, Anadolu hapisanelerinde [sic] kendini çiğnetmeden yıllar yılı yaşadı. Malatya, Çankırı, Çorum ceza evlerinde kendini, en azılı katillere, canilere saydırıp sevdirdi.

[...]

"Kemal Tahir'den anılar". içinde: "Batı aldatmacılığı ve putlara karşı Kemal Tahir - Kemal Tahir: Yaşamı ve Yapıtları". Dosdoğru, M. Hulûsi. Tel Yayınları. 1. Baskı, Mayıs 1974. İstanbul. Sayfalar: 489, 491-493

***

7 Mart 1971 Pazar
Bu gün [sic] A.T.U.T. [sic] konuşuldu Doktor Hikmet, bu konuda kitap yazmış. Kemal de iyice sinirlenmis [sic]
— Yahu, daha düne kadar adam Asya tipi üretim tarzı için «Marks»ın [sic] henüz Marksist olmadan önceki döneminde kaleme aldığı icapsız bir yazıdır, asla bilimsel değildir» diyip [sic] duruyordu. Şimdi de kalkmış A.T.Ü.T.'e dayanmaya çalışıyor. Bunu anlamadan insan Marksist olamaz demeye getiriyor.. [sic] Hikmet aslında korkunç bir adamdır. Çok korkunç bencil bir kişiliği vardır. Karşısındakine bir şey anlatmayı, kendini ele vermek sayacak kadar bencildir. Dün ne kadar ciddiye alınmamışsa, bu gün [sic] de alınmaması gerekir.
A.T.Ü.T.'nı [sic] da üstelik anlayabilmiş değil. Bir defa Osmanlılığı bilmiyor. «Osmanlılar çıkıştan çobandılar. Çobanların obadan gelme bir kan dökücülüğü vardır. Bu yüzden Batıdaki Senyörlere benzemezler. Birbirlerini doğramaları bundandır.» Diyor. İşte Hikmetin Osmanlı anlayışı... Bu doktor Hikmet, Sivas kongresine Tıbbiyeyi temsilen katılan gencin kendisi olduğunu söyler dururdu. Goloğlunun [sic] kitabından öğreniyoruz ki bu genç, Orhan Boranın [sic] babası olan Doktor Hikmet beymiş.

"Kemal Tahir'den anılar". içinde: "Batı aldatmacılığı ve putlara karşı Kemal Tahir - Kemal Tahir: Yaşamı ve Yapıtları". Dosdoğru, M. Hulûsi. Tel Yayınları. 1. Baskı, Mayıs 1974. İstanbul. Sayfa: 514.

2 Kasım 2025 Pazar

Leylî maḥabbeti


Fîhi mâ fîh'de ʾeydür[:] [']ʾÔl zemânuŋ ḫûblarıŋ bir yîre cemʿ ʾîtdiler[.] Daḫî Mecnûn[']a ʾeyitdiler[:] [‘]Ḥaḳḳ Teʿâlâ kemâl-i ḳudretinden kurre-i ʿâlemde neler yerâtmışdur[!’] Mecnûn bâşuŋ ḳâldırub birüne naẓar ʾîtmedi[,] dîr[.] ʾEyitdiler[:] [‘]Hey, ʾîşbû ḫûblara bir naẓar ʾîtseŋe[!’] Mecnûn ʾeyitdi[:] [‘]Leylî maḥabbeti bir tîġ-i burrân ʾü̂stüme dûtmışdur[.] Bâşumı ḳâldurmaġa ḳôrḥaram ke bôynum ʾûra[.’']

2 Ağustos 2025 Cumartesi

Kemâl-i Żiyâ, Żiyây-i Kemâl

Fevziyye ʿAbdu'l-lâ̩h ḫânum tarafından yazılmış bir makalenin işaret ettiği[1] Envâr-i Ẕekâ'da çıkan bir yayının[2] aktarımına göre Nâmıḳ Kemâl, Żiyâ Pâšâ ile bir fotoğrafının bir kopyasına şöyle yazmış:

Delîl-i munevver gü̂nešle bû sanʿat 
Ḫudâ bir yerâtmuš Żiyâyᵻ, Kemâlɨ 
Kîm ʾîsterse gö̂rmek bû taṣvîre bâḳsûn  
Kemâl-i Żiyâyᵻ, Żiyây-i Kemâlɨ

Bildiğim ve gördüğüm kadarıyla Żiyâ Pâšâ ve Nâmıḳ Kemâl'in birlikte bir tek fotoğrafı vardır, o fotoğraf da şudur:[3]


Żiyâ Pâšâ ve Nâmıḳ Kemâl, ʿAlî ʾEkrem Beğ'e göre Ḳânûn-i ʾEsâsî ʾEncumeni'nde çalışırken, 1876 (fotoğraf: ʿAbdu'l-lâ̩h Birâderler). [recto (filigran kaldırılmış) - verso (filigranlı); kabine kartı lekeli ve ortadan çapraz şekilde kırılmış]

ʿAlî ʾEkrem Beğ'in kendi elindeki kopyasının matbu hali, üstteki kabine kartı kopyaya nazaran soldan daha geniş bir görüntü verirken sağdan daha dar, yine üstteki kabine kartı kopya aksine kırık değil.

ʿAlî ʾEkrem Beğ'in anlatımına göre fotoğrafın 1876'dan olduğunu kaydettik, bununla birlikte Pingudu Müzayede kökenli kopyanın basıldığı kabine kartı, 1869-1875 sonları arasında kullanılan karttır.[3] Elbette ki daha önceden de belirttiğimiz üzere bu kullanım sınırının esasen kesinkes bir sınırı yoktur, lakin belirtmekte fayda olabileceği düşüncesiyle not etmeyi lazım gördük.

Bilindiği gibi Kemâl olgun, Żiyâ ışık demektir. Sondaki kelime oyunuyla üç anlam çıkar:
  1. Kemâl'in Żiyâ'sı, Żiyâ'nın Kemâl'i; yani birbirlerine aidiyet derecesinde bağlılık,
  2. Kemâl'in ışığı, Żiyâ'nın olgunluğu; yani birbirlerini övgü,
  3. Olgunluğun ışığı, ışığın olgunluğu; yani birbirlerine isimlerinin anlamıyla hitâb.

[1] "BİBLİYOGRAFYA | SADETTİN NÜZHET ERGUN, N. Kemal'in Şiirleri (İstanbul, İnkılâp kitapevi, 1941, s. 303, 150 kuruş).". Fevziye Abdullah [Tansel, Fevziye Abdullah]. Belleten. Temmuz-I. Teşrin 1942. Cilt: VI. Sayı: 23-24. [2. Baskı (Tıpkıbasım), 1995]. Sayfa: 323.
İlk yayınladığımızda Fevziyye ʿAbdu'l-lâ̩h ḫânum tarafından sunulan transkripsiyonu düzenlemiştik. Şimdi bahsi geçen orijinal kaynakta geçen imlâya göre yayınlıyoruz.
Necîb Fâżil nâm bî-rûḥ da bir yerde bu satırları andıran bir kısmı hafızasından anlatır:

[...]  Bir gün bana Abdülhak Hâmid, Namık Kemâl’in Ziya Paşaya gönderdiği, rengi uçmuş bir resim gösterdi. Namık Kemâl, Ziya Paşaya veriyor, diyor ki:
“- Ziya-yı Kemâl'i Kemâl-i Ziya'ya takdim ediyorum!..”

"Sahte Kahramanlar". Kısakürek, Necip Fazıl. Büyük Doğu Yayınları. [?. Baskı], 2020. İstanbul. Sayfa: 74.
Şu sahte kahramanlar bahsinde bir fasıl da kendisine açsaymış ya!
ʿAlî ʾEkrem merḥûmun kendi elindeki kopyayı yayını için bkz: "Namık Kemal". [Bolayır], Ali Ekrem. Maarif Vekâleti/Devlet Matbaası. 1. Baskı, 1930. İstanbul. Sayfa: ... [50.-51. sayfalar arasındaki ilk numarasız sayfa].
[4] "Abdullah Fréres: Osmanlı Sarayının Fotoğrafçıları". Özendes, Engin. Yapı Kredi Yayınları. 2. Baskı, Şubat 2006. İstanbul. ISBN: 975-363-843-4. Sayfa: 211.

1 Ağustos 2025 Cuma

Riżâ Nûr'un "Nâmıḳ Kemâl" (1936) eserinden Sâḳız'da çekilen son fotoğraf meselesine dair bir parça

SUNUŞ


Riżâ Nûr'un aşağıya aldığımız Nâmıḳ Kemâl hakkındaki eserinden bir parçayı, ilgi alanımıza giren bir konuda kanaatimizce önemli bulduğumuz için yayınlıyoruz.


Riżâ Nûr tabiatiyle fotoğraf ve fotoğrafçılık tarihçisi değildi, bu yüzden (hele hele ʾİzmîr'deki) fotoğrafçılar hakkında bilgisi de (tabiatiyle) noksandır. Yani bizim bildiğimiz bazı şeyleri bilmiyordu. Bundan dolayı konuyla alakalı bazı hususları belirtmeyi dikkate değer görüyoruz.


1) Kemâl merḥûmun bu fotoğrafının meşhurluğu dolayısıyla birden çok reprodüksiyonu vardır. Bunlar kalite (malzeme, odak vb.), büyüklük, verilen görüntünün genişliği vb. konularda farklılaşmaktadır. Birden çok stüdyo tarafından markalı kabine kartları da dahil basılmıştır. Bunlardan bizim gördüğümüz en geniş görüntü verip en az işleneni, bir kolaj içine yedirildiği için tamamı gözükmeyen, lakin son harflerinden ʾAnṭuvân Zîlpûšyân (Antuan Zilpoşyan; veya Antoine Zilpoche, Antuan Zilpoş [bundan sonra A. Zilpoche]) olduğu anlaşılan bir versiyondur. Taha Toros arşivindeki bir kolajda yer alan bu versiyonu ekte derc ediyoruz.[1]


Nâmıḳ Kemâl merḥûm (recto [kolajdan temizlenmiş detay ve bütün kolaj]).


Aynı tip kart olup olmadığı belli olmamakla birlikte karşılaştırmak için alakasız bir A. Zilpoche kabine kartı (recto-verso).[2] Görüldüğü üzere ön yüzü tutmakta veya başka bir formattaki aynı firmanın kartına çok benzemekte.


1889 tarihli ("1889-1893 [yılları] için 5. Baskı") "Adressbuch aller Länder der Erde" isimli adres kitabına göre o devrin ʾİzmîr'indeki üç fotoğrafçı, El-Beder, Rubellin ve A. Zilpoche'dir.[3] Fabio Tito, çalışmasında A. Zilpoche'nin 1860-1880 arası çalıştığı tahmininde bulunsa da[4] bu adres kitabından da görüleceği üzere A. Zilpoche, '80'lerin sonuna kadar gelmiştir. Tahminen A. Zilpoche, '90'ları da bir stüdyo olarak yaşamış olmalı. 1887'de Tarlabaşı'nda ayrı bir stüdyosu olan Kosmi ʿAbdu'l-lâ̩h (Hovsep ʿAbdu'l-lâ̩h'ın oğlu), Zilpoşyan ile birlikte 1901'de ʾİzmîr'de ortak bir stüdyo açmıştır.[5]


2) Kemâl merḥûmun bu fotoğrafının bir de Pierre de Gigord koleksiyonunda ʿAbdu'l-lâ̩h Birâderler marka kabine boy üretimi vardır. Bu kopyada fotoğraf, 1879-1884 arası kullanılan kartlara basılmıştır (ekte fotoğrafı ve farkın anlaşılması için Özendeş'in kitabındaki bilgileri ve kabine kartı verso'larını kolaj yaparak koyacağım).



Nâmıḳ Kemâl merḥûm (recto-verso)[6]

İlgili dönemin ʿAbdu'l-lâ̩h Birâderler kabine kartları (verso)[7]


Bununla birlikte, elde kalan daha eski fotoğraf kartlarının da (yeni tasarıma geçilse de) zaman zaman kullanıldığı görülmüştür. 1878-1890 döneminde ʿAbdu'l-lâ̩h Birâderler cezalı oldukları için kartlarına tuğra basamamaktadırlar. Tuğralı kartları kullanmak kesinlikle daha prestijli olacağına göre, tuğra kullanmaları ehliyeti tekrar kendilerine verildiği dönemde (1890 ve sonrası) üretilseydi, bu fotoğraf çok büyük bir ihtimalle (eski veya yeni) tuğralı karta basılırdı. Yani boş kartın üretilme tarihi kesinen 1879, fotoğrafın kopyasının üretilme tarihi çok büyük olasılıkla 1890'a kadarki dönemden olmalı. Görüldüğü üzere fotoğraf kartı okumasından fotoğrafın çekildiği periyot hakkında bir tahminde bulunulamıyor.


Ayriyeten ilave etmeli ki ʿAbdu'l-lâ̩h Birâderler, 1863'te ʾİzmîr'de ilk şubelerini açmışlardır, lakin bu çok kısa süreli sürmüş, şube kısa süre sonra kapanmıştır.[8] Yani ʿAbdu'l-lâ̩h Birâderler tarafından ʾİzmîr'de veya Sâḳız'da alınma ihtimali yoktur.


3) Riżâ Nûr fotoğrafı bir kopya üzerinden, yani 7 Tešrîn-i ʾEvvel 1304 tarihli kopya üzerinden incelemiştir. Oysa ki Kemâl, aynı fotoğrafın farklı kopyalarını da göndermiştir ve en azından birisinin gittiği yer bilinmektedir. 1 Mârt 1304 (13 Mart 1888 - 29 Cumâziye'l-ʾAḫir 1305) tarihli bu kopyanın arka yazısında büyük Kemâl, bu satırları yazmıştır:

 

Nâmıḳ Kemâl merḥûm (recto [filigran kaldırılmış haliyle]-verso).


"«ʾEbû'ż-Żiyâye»


«Birbirîmüzden ʾîdeli ʾiftirâḳ»

«Šö̂yle ḫarâb ʾîtdi felek kîm teni»

«Ẕihnüŋe naḳš ʾôlmıš ʾîken ṣûretüm»

«Sen de beŋâ beŋzedemezsüŋ beni»


Kemâl"


Çeşitli eserlerde yayınlanmış (dolayısıyla bilinen)[9] bu satırları ḥâvî fotoğrafın orijinalinin bildiğimiz son provenansı Roni Margulies idi. Ölümü ardından fotoğraf İstanbul Müzayede'de satılmıştır.[10]


Bu fotoğrafın 1303-1304 (1888)'den oluşu, gerek Nâmıḳ Kemâl'in fotoğraftaki yaşlılık-yıpranmışlık halinden, gerekse de ithaflı kopyaların bu seneye işaret etmesinden tartışma dışı gibidir. Fotoğrafın Riżâ Nûr'un tartıştığı 7 Tešrîn-i ʾEvvel 1304 kopyasındaki el yazısı ekleme, yani fotoğrafçılık hilesi midir? Taha Toros koleksiyonunda yer alan kopyasına (ki bildiğimiz kadarıyla Taha Toros'un edindiği, ʿAlî ʾEkrem'deki kopyadır; bunu da aşağıya derc ediyoruz)[11] bakarak yorumda bulunursak, orijinal fotoğrafın büyütülmüş olarak basıldığı barizse de (ki ʿAlî ʾEkrem de zaten aksi bir şey demiyor) yazının ekleme olmadığını tahmin ediyoruz.


Nâmıḳ Kemâl merḥûm (recto).
"ʾEkreme yâd-i gâr | 7 Tešrîn-i ʾEvvel 304
Kemâl

Nâmûs-ʾîle ʿirfânı yetišmez-mi mukâfât
ʾİḳbâl yôlı gerče Kemâlüŋ ḳapânuḳdur
Čôḳ âḳ gö̂remezsen-de ṣacınde ṣaḳâlunde
el-Minnetu li-'l-lâ̩h yü̂zi âḳ âlnı âcıḳdur"
Not: Kemâl merḥûm bazı harflerde noktaları koymamıştır.


Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Belki tamamen ʿAlî ʾEkrem'in anlattığı şekliyle olmasa da en azından fotoğrafın yer ve zamanı belli gibidir, zira, en erken kopya 1 Mart 1304 tarihli olduğuna göre, takriben 1303'ün son ayında fotoğraf çekilmiş olmalıdır ki bu da geç Şubat-erken Mart 1888'e delâlet eder,[12] böylece bu mesele de ḫitâm bulur.


Lakin esasen kesin bir sonuca varamadığımız mesele, fotoğrafçısının kim olduğudur. Şimdiye değin bu fotoğrafın gördüğümüz en geniş görüntü veren kopyasının A. Zilpoche üretimi olmasından, yine ayrıca A. Zilpoche'nin ʾİzmîr'deki en yetkin[13] ve (büyük ihtimal) en meşhur fotoğrafçı olmasından bu fotoğrafın A. Zilpoche tarafından çekildiği varsayımında bulunmak (en azından şimdilik), abes durmamaktadır. Bununla birlikte tek başına bu veriler yanıltabilir de. Evvela, kaliteli bir fotoğraf kopyasından reprodüksiyon yapılabileceği asla akıldan çıkarılmaması gerektiği gibi, daha da ileri gidip bir fotoğrafçının başka bir fotoğrafçıdan negatifleri satın alması da gayet olasıdır. Belki A. Zilpoche başka bir fotoğrafçıdan satın almıştır (yani A. Zilpoche gerçek fotoğrafçısı değildir), hakeza belki ʿAbdu'l-lâ̩h Birâderler, A. Zilpoche'den satın almıştır (yani ʿAbdu'l-lâ̩h Birâderler gerçek fotoğrafçısı değildir), ilh. Lakin ʿAlî ʾEkrem Beğ'in "muktedir" bir fotoğrafçıdan bahsetmesinden dolayı (eğer ki kendisinin sözünü şüphe duymadan doğru kabul edeceksek) bu fotoğrafın yöresel düşük profil bir fotoğrafçı tarafından çekilip de bir başka yöresel ama meşhur fotoğrafçının ondan satın alması ihtimali ortadan kalkmaktadır. Bahsettiğimiz üzere ʾİzmîr'deki en yetkin (yani en "muktedir") fotoğrafçı, A. Zilpoche'dir. Bu yüzden tahminimiz, fotoğrafçının A. Zilpoche, tarihin 1303-1304, yerin de Sâḳız olduğu yaygın kanıyla uyuşmaktadır. Riżâ Nûr'un kitabında da açıkça A. Zilpoche'ye fotoğrafçılık isnadı vardır.


Geç olmakla birlikte, buraya kadar anlattıklarımızla okuyucunun bağ kurabilmesi için ʿAlî ʾEkrem merḥûmun ḥikâyet ettiği şekliyle olayı buraya almakta fayda görüyoruz:[14]


(...)

Bu suretle bir hüsnü tesadüf olarak İzmirden muktedir bir fotoğrafçı Sakıza geldi. Resim çıkarmak Kemalin menfuru idi: Fotoğrafın önünde hareket etmeden durmak, iki, üç kere resmini aldırmak, fotoğrafçının bütün bitmez, tükenmez tertibatına maruz kalmak, onun mizacına göre belâlı şeylerdir. Fakat ben yalvardım, ısrar ettim, nihayet muvafakat etti, fotoğraf yapıldı. Muazzam mevcudiyetinin son timsali işte böylece milletine yadigâr kalmıştır.

Fotoğraflar hazırlanınca birine hemen bir çerçeve yaptırdım, babama getirdim. Çerçeveyi beğendi. Dedim ki: «Şimdi bu resminize bir şiir yazacaksınız, bana ihda edeceksiniz». Cevap verdi:

«Ooo, öyle kundura ısmarlar gibi şiir ısmarlanır mı imiş?» Tekrar rica ettim «Hele şuraya bırak bakalım» dedi. İki saat sonra yanına avdet edince fotoğrafın altına şu kıt'ayı yazılmış buldum:

Namus ile irfanı yetişmez mi mükâfat?

İkbal yolu gerçi Kemalin kapanıktır;

Çok ak göremezsen de saçında, sakalında,

Elminnetülillah yüzü ak, alnı açıktır!

Namık Kemalin son şiiri bu kıt'adır ki şanlı hamiyet mesleğinin en sadık tercümanı olarak büyük vicdanından sünuh etmiştir ve onun ebedî namile beraber türk milletin kalbinde yaşıyacaktır.


"ʿAlî ʾEkrem merḥûm haklı çıkmış" diyesi geliyor insanın...


[1] Maʿa't-teʾessuf bu hazine, bir takım kişilerin şikayetleri yüzünden yayından kaldırıldığı için direkt olarak bağlantı veremeyecek, dosyaya verilen (ve .pdf'nin de ismi olan) numara üzerinden referans göstereceğim.

Taha Toros Arşivi. No.: 001560602008. Sayfa: 1.

[2] "Reggio Album". Levantine Heritage. (sadece fotoğraf: recto, verso)

[3] "Adressbuch aller Länder der Erde der Kaufleute, Fabrikanten, Gewerbtreibenden, Gutsbesitzer etc. Zugleich Handelsgeographie, Produkten- u. Fabrikanten-Bezugs-Angabe (Band 29. Afrika, Asien & Oceanien. Enthaltend: Die englischen, holländischen, französischen, deut-schen, portugiesischen und spanischen Kolonien, Indien, Türkische Provinzen, sowie die unabhängigen Staaten, König- und Kaiserreiche.)". Leuchs. Nürnberg. 5te Ausgabe für 1889-1893. Sayfa: 755.

[4] "Listing of pre-1922 photographer studios active in Smyrna". Tito, Fabio.; et al. Levantine Heritage.

[5] "Abdullah Fréres: Osmanlı Sarayının Fotoğrafçıları". Özendes, Engin. Yapı Kredi Yayınları. 2. Baskı, Şubat 2006. İstanbul. ISBN: 975-363-843-4. Sayfa: 201.

[6] "Mehmed Namik Kemal Bey, 1870s-1880s". Pierre de Gigord collection of photographs of the Ottoman Empire and the Republic of Turkey. Series V. Card mounted photographs. The Getty Research Institute. ID/Accession Number: 96.R.14 (PF.B2.136).

[7] "Abdullah Fréres: Osmanlı Sarayının Fotoğrafçıları". Özendes, Engin. Yapı Kredi Yayınları. 2. Baskı, Şubat 2006. İstanbul. ISBN: 975-363-843-4. Sayfalar: 214-221.

[8] Ibid. Sayfa: 207.

[9] Mesela (İstanbul Müzayede'nin sağladığı fotoğrafta görünmeyen tarihi ve "ḳardâšuŋ" ibaresini de içeren) bir versiyonu şu haliyle basılmıştır:


Ebû'ż-Żiyâye


Birbirîmüzden ʾîdeli ʾiftirâḳ

Šö̂yle ḫarâb ʾîtdi felek kîm teni

Ẕihniŋe naḳš ʾôlmış ʾîken ṣûretüm

Sen de beŋâ beŋzedemezsüŋ beni


fî 1 Mârt sene 304


Ḳardâšuŋ

Kemâl

 

"Kemâl Beğüŋ terceme-i ḥâli". Ebû'ż-Żiyâ Tevfîḳ. 1326. ʾİstânbûl. Sayfa: 1 [Kapak].

[10] "Lot: 350 — NAMIK KEMAL’den EBÜZZİYA’YA (Tevfik) İTHAFLI VE ŞİİR İMZALI FOTOĞRAF .….. Şöyle harap etti felek kim teni” Sen de bana benzetemezsin beni” (Baştan iki beyit okunmuyor). 17 x 11 cm.". İstanbul Müzayede. 23 Mayıs 2024. (sadece fotoğraf: recto, verso)

Filigransız recto ve verso bir arada:

İstanbul Müzayede (istanbulmuzayede). Instagram. 29 Nisan 2024.

[11] Taha Toros Arşivi. No.: 001561136008. Sayfa: 1.

[12] Bir fotoğrafın kabaca tab olunacağı zaman üzerine dair biraz hissî, biraz mâddî tahminimize göre geç Şubat zayıf olasılık, erken Mart güçlü olasılıktır. 

[13] A. Zilpoche, ʿAbdu'l-lâ̩h Birâderler'in eski operatörüydü.

[14] "Namık Kemal". Ali Ekrem. Maarif Vekâleti - Devlet Matbaası. 1. Baskı, 1930. İstanbul. Sayfalar: 74-75.


***

***

ʿAlî ʾEkrem Beğüŋ 1930 de nešr ʾîtdîğî «Nâmıḳ Kemâl» âdlı ʾes̱eründen ʿaynî bü̂yü̂klükde ʾôlâraḳ âldıġımuz bû fûṭûġrâfını [Šekil — 13] ʾônuŋ ḥikâyesine gö̂re Kemâl ʾö̂lü̂münden 43 gü̂n ʾevvel ve ʾônuŋ ricâs-île čıḳârtmuš. Fûṭûġrâfuŋ âltinde «nâmûs ʾîle ʿirfânı...» deye bâšlâyân šiʿiri ve ʾEkreme (ʾôġulûne) yâd-i gâr yâzûb ʾimżâsını de âtmuš. 7 Tešrîn-i ʾEvvel 304 târîḫini de ḳô-îmüš. Dîmek bû maʿlûmâte ve resimdeki târîḫe gö̂re bû resim Sâḳızde čıḳârılmuš

Šekil — 13

ve ṣôn resmidür. Âncâḳ ġarîb bûldıġımuz nûḳṭe vâr: Bû resmüŋ Kemâlüŋ Sâḳızde čıḳârdıġı ve bende mevcûd ʾôlân [Šekil — 14] ʾİzmîrli fûṭûġrâfcınuŋ ʾetîketini ḥâvî bûlûnân resminden âlundıġı ḥâlde ve ʾônden bir-âz bü̂yü̂k ʾôldıġı, yaʿnî ʾEkrem Beğüŋ nešr ʾîtdîğî resmin âṣlınden bü̂yü̂tü̂ldîğî ḥâlde âltindeki yâzılerüŋ bi-'l-ʿakis pek kü̂čü̂lmiš ʾôlmâsıdur. Hem Kemâlüŋ bö̂-île ʾînce yâzısı yôḳdur. Bû ʾîżâḥı gü̂č bir-šeydür. ʿÂdetâ resme šiʿirüŋ ṣôŋrâden Kemâlüŋ yâzısınuŋ ve ʾimżâsınuŋ naḳlîd {sic} ʾîdîlerek yâzıldıġı ḥissini vîrmekdedür. Bû yâzı ve ʾimżâyı Kemâlüŋ Mâhir Beğe yâzdıġı ve nešr ʾîtdîğimüz mektûblerdeki yâzı ve ʾimżâlerle-de karšılašdırduk; yâzı Nâmıḳ Kemâlüŋdür. Bü̂yü̂klüği bir ḳâbîne ʾôlân ʾôrîjînâlde ʿAlî ʾEkremdeki gibi yâzmaḳ ʾîčîn yir bîle yôḳdur. Šiʿirle fûṭûġrâf ârâsınde ʾûzûn bir mesâfe vârdur. Šiʿir âġrândîsmân yâpılmuš bir resme yâzılmuš-de ṣôŋrâden hepüsî birden kü̂čü̂ltilmüš dîsek ʾô-de ʿakle ʾûymâmakdedür.

Šehbâl mecmûʿesi, ʿaded — 24, ṣ 468 de de ʿaynî resim ʿaynî šiʿir, ʿaynî târîḫ ve ʿaynî ʾimżâ ʾîle vâr. Bûrde fûṭûġrâf dâhâ bü̂yü̂k. Yâzı bü̂yü̂k; šiʿir, târîḫ ve ʾimżâ fûṭûġrâfden ḫaric ʾôlâraḳ âyrıce fûṭûġrâfiye ʾîdülmüš. Šiʿirüŋ, târîḫüŋ ve ʾimżânuŋ yirleri ʿAlî ʾEkremüŋkindeki yirlerde değildür. Bû-de bû ʾîšde bir sâḫtekârluk ʾôldıġını gö̂stereyôr. ʿAlî ʾEkremdeki ve Šehbâldeki šiʿir ve ʾimżâyı ḳâršılašdırduk ʿaynî yâzı veyâ pek mâhirâne taḳlîd. Lâ̩kin ʿaynî yâzı deyelüm; neye yirleri bâšḳe bâšḳe yâpılmuš? Râsim ʾEfendî mânûsḳirîsünde Kemâlüŋ bû šiʿiri fûṭûġrâfuŋ ârḳâsıne yâzdıġını sö̂-îleyü̂b ʾôrâye (resim Tevfîḳ Beğe vîrilmišdür) ḳaydını-de ḳô-îmišdür.

Muderris-zâde Ševket Beğe ṣôrdum. Vîrdîğî maʿlûmâtı šö̂-île ḫulâṣe ʾîdeyôrum: «Rudûs ʾevrâḳ mudîri Râsim ʾEfendînüŋ defteründe «nâmûs ʾîle ʿirfânı...» deye bâšlâyân šiʿirüŋ yâzuldıġı fûṭûġrâfun Rudûsde čıḳâruldıġı sö̂-îleneyorse-de yâŋlıšdur. Kemâl Rudûsde resim čıḳârtmâmıšdur. Bû-gü̂n 80-85 yašlerinde ʾôlân Rudûs ʾešrâfunden Maḥmûd ʾEfendîye ṣôrdum. Maḥmûd ʾEfendî Nâmıḳ Kemâlüŋ yânunden âyırmedıġı dûḳtûr Nâʾil Beğüŋ pek čôḳ


Nâmıḳ Kemâl
II — pilânš [Šekil — 14]
Sâḳızde ḥayâtınuŋ ṣôn zemânunde
[ṣ - 569 de ʾeyi čıḳmedıġınden bû pilânš ʿilâve ʾîdülmišdür]

dûstı ʾîdi. Bû Nâʾil Beğ ṣôŋre pâšâ ve Ṣiḥḥiye Dâʾiresi Reʾîsi ʾôlmıšdur. Maḥmûd ʾEfendî Kemâlüŋ Rudûsde resim čıḳârtmedıġını sö̂-îledi. Nâʾil Beğ gîderken ʾešyâsunı Maḥmûd ʾEfendî{ye?, sic?} bırâḳmuš. Bûnler ârâsunde čîrčîve ičünde Nâmıḳ Kemâlüŋ bü̂yü̂k bir resmi-de vâr. Bû resim Kemâlüŋ Sâḳızde čıḳârdığı resmüŋ Nâʾil Beğ ṭarafunden bü̂yü̂tilmüš bir nusḫesidür. «nâmûs ʾîle...» deye bâšlâyân dö̂rtlü̂k šiʿirüŋ her miṣrâʿı resmüŋ bir kö̂šesinde ve mâʾil ṣûretde yâzulmıšdur. Bû yâzı Kemâlüŋ kendî ʾel yâzısı değildür. Fûṭûġrâf bü̂yü̂tîlîrken ṭabîʿat-île yâzıler-de bü̂yü̂mišdür.».

Bû muʿammâyı ḥall ʾîtmek gü̂čdür.

Šekil — 14 Sâḳızde ḥayâtınuŋ ṣôn zemânunde
Nâmıḳ Kemâl
Bû resmi [Šekil — 14] Kemâlüŋ Sâḳızden Kerpe Fâʾim-maḳâmı {sic, Ḳâʾim-maḳâmı} Mâhir Beğe gö̂nderdîğî ʾôrîjînâlden ʿaynʾen âldum. Bû ʾôrîjînâlüŋ ârḳâsinde :

Antoine Zilpoche
Rue Franque à côté des Soeurs de charités 
Photographe          Smyrne


Šîmdîye ḳâdâr Nâmıḳ Kemâlüŋ bir čôḳ resimleri nešr ʾîdülmüš ʾîse-de hem-ân hîč birî kendîsüne beŋzemez. Kendîsine temâm-île benzeyen resim bûdur. Bû resmi taʿmîm ʾîtmelidür. Bû resmi beŋâ vîren Muderris-zâde Ševket Beğ deyôr ke: «Bâšḳeleründe bûlûnân fûṭûġrâfîlerini vaḳt-île ʾİstânkö̂ylü̂ ʿacemî bir fûṭûġrâf čıḳârdıġunden burûnını {sic} retûš ʾîderek yâp yâṣaṣı {?} yâpmuš ʾîdî-ke her ṭarafde ve her kesde bûlûnân resimler bû nusḫelerden ʾistinsâḫ ʾîdülmišdür. Taḳdîm ʾîtdîğîmüz resim ḥaḳîḳî resimdür. Bû resmi 304 târîḫünde Vâlî ʿÂkif Pâšâ devrʾen Sâḳızde bûlûndıġı zemân čıḳârdıḳleri ʾô vaḳt ʾîšîdilmüšdi. Čıḳârân ʾİzmîrüŋ ʾô vaḳt mešhûr fûṭûġrâfcısı ʾôlân Zîlpûšdur. Bâbâme Sâḳızden 304 târîḫünde gö̂ndermišdür. Fûṭûġrâfde ḳirmizî murekkeble 304 târîḫi yâzılı ve Kemâlüŋ ʾimżâsı vârdı. Zemânle ṣôlûb ġaʾib ʾôldı. Bû fûṭûġrâf ḳâbîne bü̂yü̂kliğindedür.».

Bir šey diḳḳatimi celb ʾîtdî: Vaḳt-île Parisde Tü̂rk bü̂yü̂klerinüŋ resimlerini ḥak ʾîden (Nâpiye) Kemâlüŋ-de resmini ḥak ʾîtmišdür. Diḳḳat ʾîtdüm; Nâpiyenüŋ resmi ve ʿAlî ʾEkrem Beğüŋ nešr ʾîtdîği resim hîč šubhesüz Muderris-zâde Ševket Beğün beŋâ vîrdiği ʾôrîjînâlden alınmıšdur. Čeked {sic} ʾü̂čünde-de ʿaynîdür. Ṣâčlerüŋ vażʿiyyeti ʾü̂čünde-de bir. Sîmâ-de ʿaynî ʾîse-de Nâpiyede bir-âz, ʿAlî ʾEkrem Beğüŋkinde dâhâ čôḳ bôzûlmıšdur. Hele bû ṣônuŋcıde sîmânuŋ ʾifâde ḳuvveti ḳâčmuš; gö̂zler, čîzgîler cânsuzlâšmıšdur. Ḥâl bû ke ʾôrîjînâlde yü̂zde bir cânlıluḳ vârdur. 

Bû gü̂zel fûṭûġrâfîye deḳûrler yâpdırûb ʾeṭrâfıne-de kendî ʾelümle šiʿirleri yâzâraḳ bir tâblû vucûde getîrdüm ke bû ʾes̱erüŋ bâšındedür.

"Nâmıḳ Kemâl". Riżâ Nûr. Tü̂rk Bîlîk Revûsi — Revue de Turcologie. Février 1936. No.: 6 (Tome: II. Livre: 2). Sayfalar: 1447/566-1451/570; ... [numarasız levha sayfası].

***


POSTSCRIPTUM


Evvela, metin üzerine kısaca konuşmak gerekir.

Görüldüğü üzere Riżâ Nûr, doğruların etrafında dolaşmakla birlikte, esasen yanlış sonuçlara varmış, veya tercih etmiştir. ʿAlî ʾEkrem'deki fotoğrafı, kabine boy bir fotoğrafla karşılaştırmak hatasına düşmüş, büyütülmüş fotoğrafa yazı yazılıp sonra hepsi küçültülmüş desek bu da mantığa uymamakta demekle aslında tamamen olanı kaçırmıştır. A. Zilpoche'nin çektirdiği fotoğraftan yakınlaştırılmış büyükçe bir baskı oğlu tarafından Kemâl'e sunulmuş, Kemâl de bu fotoğrafı imzalamış; bu imzalı fotoğraf kopyası da (tabiatiyle diğer kopyalarla birlikte) çeşitli boyut ve şekillerde reprodükte edilmiştir. Olan aslında budur. Bu fotoğrafın kendi saydığı başka kopyaları da tabiatiyle vardır ki bir tanesini de biz sunuşta zikretmiştik. Mâhir Beğ'den kendisine gelen fotoğraf üzerinden fotoğrafların çoğaltıldığı şeklindeki yorumunu ise çok zorlama bulduk. Birçok kişiye sayısız fotoğraf, mektûb gönderen Nâmıḳ Kemâl'in bir fotoğrafın birden çok kopyasını (ve belki de birden çok defa) sipariş edebileceği ihtimalini düşünmeden kopyalar için ortak kaynak araması, Riżâ Nûr'un talihsiz bir yorumudur.

Bununla birlikte aktarılan bazı iddialar, kanaatimizce bilgi yanlışlığı olması gerekse de, ilginçtir; velâkin aynı şekilde hatıralara ne kadar güvenilebileceğine dair uyarıcı bir hatırlatıcıdır.

Görüleceği üzere metindeki imlaları ellemedik, üniformlaştırmadık, düzeltmedik. Bazı yazım hatalarını "{sic}" ile verdik (köşeli parantezi Riżâ Nûr kullandığı için onun metniyle karışmaması için böyle yaptık). Sadece bir okumada ("yâp yâṣaṣı") emin değiliz, çünkü bir anlam ifade etmedi. Yabancı bir kelime mi, okuma hatası mı emin değiliz, yanına "{?}" koyduk.

Metinde geçen bazı yabancı kelime ve isimler:

Âġrândîsmân (Fr.: agrandissement): Büyütme.
Deḳûr (Fr.: décor): Dekor.
Fûṭûġrâf (Fr.: photographe): Fotoğrafçı.
Fûṭûġrâf/Fûṭûġrâfî (Fr.: photographie): Fotoğraf.
Ḳâbîne (Fr.: cabinet): Bir fotoğraf ölçüsü.
Mânûsḳirî (Fr.: manuscrit): Yazma, elyazması, eser.
Pilânš/Plânš (Fr.: planche): Levha (Riżâ Nûr fotoğrafın sayfa içinde baskısını beğenmediği için levha olarak ayriyeten eklemiştir).
Retûš (Fr.: retouche): Rötuş.
Tâblû (Fr.: tableau): Tablo.

Nâpiye (Fr.: Napier): Fransız bir illüstratör. Midḥat Pâšâ, ʿAlî Suʿâvî, Nâmıḳ Kemâl gibi Yeŋî ʿOs̱mânlı ileri gelenlerinin (fotoğraflarını temel alarak) illüstrasyonlarını yapmıştır.

20 Temmuz 2025 Pazar

Necip Asım - Başlangıç (1934) ["Celâlüttin Harezemşah" kitabına ön söz]

SUNUŞ



Necîb ʿÂṣim merḥûm, en-Nesâvî'nin Celâlu'd-Dîn Ḫᵘᵛârezm-šâh hakkındaki kitabını (Sîreᵗᵘ's-Sulṭân Celâlu'd-Dîn Menkibertî [سيرة السلطان جلال الدين منكبرتي]), ön sözde kendisinin belirttiği üzere mealen tercüme etmiştir. Bu eserin literal bir çevirisi var mı bilmiyorum, zannediyorum sonraki baskılarda da bu versiyon (belki imla düzeltmeleriyle) kıstas alınmıştır.

Necîb ʿÂṣim merḥûm, başlangıç kısmında da (kitabı tanıtmak yerine [bu görevi Mukrîmîn Ḫalîl yapmıştır]), daha çok Celâlu'd-Dîn Ḫᵘᵛârezm-šâh'ın şahsı, Ḫᵘᵛârezm-šâhlılar, Oğuzlar, Moğollar ve Tatarlar hakkında bazı yorumlarda bulunmuştur. Necîb ʿÂṣim, ülkenin eski Türk milliyetçilerindendir, kendi dönemindeki birtakım pan-Türkistler hilâfındaki bu yorumlarını kısa, özlü ve ilginç buldum, bu yüzden burada paylaşıyorum.

Bizde Çinggis, Tîmûr-leng gibilerini övmek, bilhassa anakronistik bir yöntemle modern bir algı olan Türk milliyetçiliğinin ve daha da yeni (cumhuriyet ürünü) olan Osmanlı nefretinin geriye uyarlanması ile yaygınlaşmıştır. Oysa bu hanedanlar sadece Oğuzlara değil, genel olarak İslâmlık alemine de büyük zararlar vermişlerdir. Çinggis, bilhassa Moğol (hatta genelde Doğu Orta Asya), Çin ve kabul etmeyi çok sevmeseler de Rus' kavimleri için (ilk harâbât ardından) büyük toparlayıcı ve geliştirici rol oynamıştır, lakin Orta Doğulu/Orta Doğu'ya yerleşmiş Oğuz, Acem ve Arab kavimleri için büyük yıkım doğurmuştur. Çinggis'i bu şekilde ikili özelliğiyle ele almak doğrudur. Tîmûr-leng'in ise zararları çoktur. Mesela Muselmân Hind hânedânlara verdiği zarar ve bunun neticesi olarak Hindular'ın tekrar güç toplamasına yol açışı maʿlûmdur. Osmanlı meselesi ise zaten herkesin maʿlûmudur. Necîb ʿÂṣim'ın da bahsettiği üzere Tîmûr'dan çok onun devamcılarının katkıları çoktur, bunda Necîb ʿÂṣim'in gerekçelendirmesi başka bir konudur.

Görüleceği üzere, dönemin oturmamış harf inkilabı yüzünden, imla bugünkünden çok farklıdır (ek vb.'nin birleşik, d'lerin t olarak yazılması ilh.). Bunları düzeltmedim, her seferinde "[sic]" eklemek metnin akıcılığını bozacağı için de girişmedim. Yalnız çok bariz dizgi hatalarında "[sic]" koydum.

***

BAŞLANGIÇ


Okuyucularımın çoğu, hele Abdülhamit gününü gören talisizlerin [sic] hemen hepsi Namık Kemal'in Celâl'ini hatırlar. Kemalin bu kitabını bucak bucak saklayanların, nihayet evlerinin en izbe yerlerine gömenlerin hâlâ çoğu bu acı günleri hatırlar.

Namık Kemalin Celâli Harezm hanedanından Celâlüddinin bir piyes halinde tasvirinden ibarettir. Kemal bu eserinde Celâli millî bir kahraman olarak tasvir eder; ben ise bu eserde Celâlin tarihi hayatını muhterem okoyucularıma [sic] takdim ediyorum.

Fakat Celâlin tarihine girilmezden evvel yaşadığı ve bulunduğu muhitten bahsetmeliyim :

Celâl, Harzemşahlardan Kutbuddin Mehmedin oğludur. Bu Kutbuddin bulunduğu devrin en büyük bir hükûmetine malik olmuş, birçok padişahları kendisine haset ettirmiştir. Bunun hükümetini yıkan da önceleri Temucin denilirken kazandığı büyük zaferden dolayı imparator gibi bir manaya gelen Çengiz unvanile dünyaya ün salmıştır.

Çengiz, Moğol ırkındandır, ve ufak bir ailedendir. Türkler türkçe konuşmıyan milletlere «Tatar» derler. Nasıl ki Islâvlar da Islâvca konuşmıyan komşuları Almanlara «nimse» yani dilsiz derler. Fakat Orhon kitabelerinde bahsolunan tatarlar, ondan bir çok asır evvel kendi dillerini bırakmış, Türk olmuş idiler, yalnız ufak gözlü, yüzleri tüysüz olduğundan, yani sakallı, bıyıklı türklere benzemediklerinden tatar lakabını muhafaza etmişlerdi.

Çengizin mensup olduğu millet te yüzlerindeki elmacık kemiklerinin çıkıklığı, gözlerinin çekikliği ve hele dillerinin ayrılığı cihetinden türklerce tatar sayılırlardı.

Işte Çengiz önceleri komşuları üzerine bir iki galebe kazandıktan sonra Moğollarla Tatarları bir saydığı gibi o asırda İslama girmiyen Uygur yani şark türklerini de tatarlara karıştırmış, böylece bir imparatorluk teşkil etmeye elverecek kuvvetler edinmişti. Sonradan Timurlengin zaferlerini yazan “Zafername„ sahibi Türkle Tatarın kardeş olduğunu yazmış ve daha sonra da hakikaten Türk olan Tatarların böyle Moğollarla kardeşliğini görenler Türkleri de Moğollara kardeş etmek gaflet ve cehaletinde bulunmuşlardır.

Çengizin kurduğu Moğol Imparatorluğundan en çok müteessir olan garp Türkleri yani bizleriz. Bu kurnaz Moğol başbuğu KutbuddinMehmedin [sic] korkaklığı, beceriksizliği yüzünden bir Oğuz Türk hükümeti olan Harzemşahlığını yıktığı gibi bütün orta Asyayı harap etmekle de kalmadı, doğrudan doğruya büyük atalarımız olan Selçukîlerin Anadoluda kurdukları Selçuk Imparatorluğunu da felce uğrattı. Bu felç iki asır bizi geri atmıştır.

Selçuk Hükûmetinin on on beş parçaya ayrılması, Anadolu halkının muhtelif beyler elinde birbirine girmesi ve bu fetretin mümkün mertebe ortadan kaldırılıp Birinci Bayezit zamanında kuvvetli ve azimkâr bir imparatorluk teşkili için iki asır geçmişti. Tam şu birlik hâsıl olduğu günlerde aslen Barlas Moğollarından olan ve onların siyasetini güden Aksak Timur ortaya çıkmış, Çubuk ovasında Birinci Bayezidi bozup intihara mecbur etmiş ve Anadoluyu da eski beylere üleştrerek [sic] millî birliğimizi kırdı, bizi yarım asır kadar inme inmiş bir hale koydu.

Gerek Çengiz ve gerekse Moğollar Türkten ve hele bunlar içinde en saf ve en müterakkisi olan Oğuz Türklerinden medeniyetçe pek geri ve tamamile ayrıdırlar. Garbe gelen Moğol ordularının büyük rütbeleri onlar idi; neferlerin en çoğu ise halis Türkdü. Bundan dolayı bunların istilâ ve akın kuvveti azalıp ta ortalığa bir durgunluk girdikten az sonra akalliyeti teşkil eden Moğollar, dince İslâmiyet'i ve harsce türklüğü kabul etmişlerdir. Aksak Timur ise esasen din ve dilini değiştirmiş. islâm ve Türk olmuştu, işte bundan dolayı orta Asyada torunları Hüseyin Baykara ve Uluğ Bey zamanlarında parlak bir Türk medeniyeti teessüs etliği gibi diğer bir torunu olan Babürşah nazım ve hele nesirde mühim bir yol açmış ve oğulları asırlarca Hindistanda medeniyet vücude getirmişlerdir.

Bizim ise, tekrar edelim, Moğollarla soyca ve dilce hiç bir münasebetimiz yoktur, türkçülük cereyanile şu yakınlarda dilimize giren yasa, kurultay gibi kelimeler şüphe yok türkçedirler, fakat bütün dinî ve medenî kelimelerini türkçeden alan Moğollar bunları da bizden alarak müesseselerine at takmışlardır. Yasanın halis türkçesi «türe» ve adalet karşılığı türdür. Nasıl ki Timur yasa yerine türk kullanışına daha uygun olan «tüzük» ü almış ve Moğolca cemi haline getirerek «tüzükât» demiştir. Kurultay ise meclis kurmak sözünde olduğu gibi derlenip toplanmak demek ise de Moğollarca bu zadegâna mahsus bir toplanmadır. Türkler milli işlerini konuşmak için «kenkeş» yaparlar ve «kenkeşmek» mastarını kullanırlar ki enine boyuna konuşmak demektir ve kenkâşlara halk iştirak eylediği için demokrasiye de uyar.

Sözün kısası Oğuz türkleri ta Orhon kitabelerinde bıraktıkları yazıya göre, o zamandanberi yazma bir edebî hayata girmişler ve bugüne kadar muntazam bir hükûmet halinde yaşayarak medeniyetçe diğer milletlerden geri kalmamışlar ve hükûmet tarzlarının insanlarca bulunan en mütekâmili olan cümhriyeti [sic] de candan ve yürekten kendilerine mal edinmişlerdir.

Işte bu eserde bahsedeceğimiz şahsiyet te Oğuz türklerinden, milletin istiklâlini kurtarmaya çalışmakla şan alan bir zattır.

Celâlin tercümei hali hususi kâtibi Horasanda kâin Nesa’da doğmuş Ahmet oğlu Mehmet tarafından yazılmıştır. Kitabının tek nüshası Paris millî kütüphanesindedir. Aslını neşreden fransız müstaşrıkı Mösyö O. Houdas 1895 te tercümesini de neşretmişti. Ben aslı ve tercümesi karşımda olduğu halde bu eseri yazdım. Kitabın arapçası biraz iranî tarzda süslü ve çiçekli yazılmıştır. Bu üslûp bizim okuyucuların zevkine gitmez. Ben tercümede o külfeti kaldırdım, anladığımı yazdım. Bu suretle okuyucularımı da cinaslardan, istiarelerden kurtardım.

Kitap Celâlin vefatından on yıl sonra yazılmış ve bu münasebetle bitaraflığa daha ziyade riayet gösterilmiş, hakikat olduğu gibi naklolunmuştur.

İşte sözüm burada bitti, şimdi tercümeye başlıyalım.

NECİP ASIM

27 Aralık 2024 Cuma

Fıkra

Christopher Whitehead'ın imlada güncelleştirilmiş romanizasyonunu yazılı metne göre mümkün mertebe revize ettim. Metinde ʾicmek (اجمك) mi, ʾîcmek (ایجمك) mi, yoksa ʾîçmek (ایچمك) mi yazıyor tam anlayamasam da ikincisi olduğunu tahmin ettiğim için (hele hele üçüncüsü kesine yakın olamaz) ona uygun yazdım.



Bir ḥerifi šarâb ʾicdüŋ deyü tûṭûb ḳâḍî ḥużûrıne getü̂rürler[.] ḳâḍî ʾeydür[, "]gerçek ʾîcdüŋ-mi[?"] ḥerif ʾeydür[, "]ḥâšâ sulṭânum[!"] ḳâḍî ʾeydür[, "]ând ʾîcer-misîn[?"] ḥerif ʾeydür[, "]vâ-'l-lâ̩hi ʾîcerüm bi-'l-lâ̩hi ʾîcerüm[!"] ḳâḍî ʾeydür[, "]şimden-gîrû ʾîcmemeğe daḫî ând ʾîc[!"] ḥerif ʾeydür[, "]vâ-'l-lâ̩hi ʾîcmezem bi-'l-lâ̩hi ʾîcmezem[!"]

11 Eylül 2021 Cumartesi

Gonzalo öldü


Birkaç saat önce bayağıdır beklediğimiz bir şeyin haberi geldi: Gonzalo öldü.

Gonzalo kimdir, nedir, burada anlatmayacağım. İnternette zibilyon tane yazı var zaten, isteyen hakkında çok da şey bulur. Bilmeyenler için sadece reel ismini yazayım: Abimael Guzman.

Gonzalo zaten bayağı yaşlıydı, sağlık durumu da uzun bir süredir sürekli kötüye gidiyordu. Guzman hakkında son dönemde başlatılan kampanya geç başlamıştı, öncesindekiler de yanlış şiarlarla yürütülüyordu, bu yüzden asla meyvesini vermeyeceği barizdi. Nitekim, MOPR değil kimse tabii ama başarılı bir performans sergilenmedi, buna sonradan değineceğim.

Gonzalo benim için kimdi? Henüz daha bu konulara cahil bir Maocu iken Gonzalo'yu Perulu devrimci, PKP kurucusu, kafes konuşmasını yapan adam olarak biliyordum; doğrusunu söylemek gerekirse çoğu kişi de ayrı bir şey bilmiyordur TR'de. En azından şimdi böyle, oysa bundan 30 yıl önceye kadar Hocacı Emeğin Bayrağı (TKP/ML-Hareketi) ve Newroz Ateşi (Kawa) dahil birçok TR ve T. Kürdistanı grubu dahil insan, Gonzalo'nun hayatını korumak için kampanyaya destek vermişti (hatta Guzman'ın hayatını koruma komitesine Türkiye'den Ragıp Zarakolu dahi seçilmişti [sahi acaba yarın veya ertesi güne kadar ne yazacak, inşallah kin kusmaz]). Konuya dönersek, önceden Guzman'ı TR'de Parti neyse, Peru'da o biliyordum. Ne naifmişim oysa ki, tabii ki de böyle olmadığını sonradan öğrendim.

Yalan söylemeyeyim, PKP'nin görüşlerini öğrendikçe PKP'ye iğretim arttı. İğretim şundan, gerici propagandalar (uyuşturucu vb.) veya Lunamarca gibi (bariz hatalı) hadiseler değil, partinin görüşlerinde çok falso vardı. "Askerileşmiş Parti", "Jefatura" ("Hefatura" diye okunuyor), "komünizme kadar halk savaşı", "halk savaşının evrenselliği", "dünya proleter devriminin stratejik saldırı evresi", "dünya devriminin merkezi Latin Amerika, onun da merkezi Peru", "Deng'in değil, Başkan Mao'nun Üç Dünya Teorisi" vb.; bunlar bariz Mao'nun ve Maoizmin inkarı görüşlerdi. Ayrıca kendisi felsefe filozofu olmasına karşın Guzman'ın üzerine tez verdiği Kant'ı doğru anlayamadığı vb. şeyler de okuduk ama bunlar en fazla eh işte şeyler, beni ilgilendiren esas üstte saydıklarım.

Bu yazıyı öyle kaynaklı, kritikli bir şey olarak yazmayacağım, hem müsait değilim hem de telefondan yazıyorum; amacım, içimi biraz döküp rahatlamak, o yüzden kısaca değineceğim bunlara:
- Askerileşmiş parti boş bir retorik üzerine kurulmuştur, Gonzaloculara sorsan asla militer bir sapma değil ama altını da dolduramazlar. Lenin, askeri bürokratizasyona karşı çıkmıştır. Hatta o, Sovyet organının logosu seçilirken dahi başta sunulan taslaktaki kılıç için üzerine çarpı atmış, "BİZ ŞU ANDA SAVAŞI GEREKTİĞİ İÇİN YAPIYORUZ, SAVAŞ ASLA BİZİM STRATEJİK VARILACAK EMELİMİZ DEĞİLDİR, BİZ SAVAŞLARI DA YOK ETMEK İSTİYORUZ" minvalli bir şeyler deyip bu öneriyi reddetmiştir, bunun sonucunda bilinen meşhur çekiç orak sembolü, kılıçsız kabul edilmiştir.
- Jefatura, alenen demokratik merkeziyetçiliği, kolektif yapıyı hiçe sayıyor, Gonzalocular yine yok der ama bu böyle. Plehanof'un Tarihte bireyin rolü makalesinde işlerine gelen kısımları birkaç Lenin cilası ve boş retorikle süsleyip sunuyorlar. Kişi kültünün "devrimci" versiyonu.
- Halk Savaşının evrenselliği ve komünizme kadar halk savaşı meselesi bunların en büyük saçmalarındandır. Mao Zedung yoldaş 1938'de kapitalist ülkelerde izlenecek metodun Ekim yolu olduğunu belirtmiştir, yine 1956'da Latin Amerika KP'lerinin liderlerine konuşurken ÇİN DEVRİMİNİN GENEL YOLU SİZİN HEPİNİZE UYMAZ demiştir (çünkü: bu ülkelerden birkaçı kapitalistti), 1967'de ise önceki pozisyonunu tasdik edip 1938'de yazdıklarım bugün de doğrudur demiştir. Zaten başka bir türlüsü düşünülemez. Gonzalocular aslında, Mao Zedung'u öldürmeye çalışan Lin Biao'nun meşhur "Yaşasın Halk Savaşının Zaferi" isimli makalesindeki mantıkla uyuşuyor (zira orada Lin, dünyanın kırları ve kentleri var, kırdan kente halk savaşı ile iktidara gelip emperyalizmi bitireceğiz gibi mekanik bir mantık kuruyor). Burada daha genel de yazdım da halk savaşı nerede olur nerede olmaz diye. Şimdi bunlar Halk Savaşı evrensel, yani her üretim biçimi ve üretim ilişkisinde olur dediklerine göre, sosyalizmde de olur, o zaman proletarya diktatörlüğü altında devrimi sürdürmenin yolu kesintisiz halk savaşıdır gibi bir sonuca varıyorlar. "Halk Savaşı" (proletarya-köylülük-küçük burjuvazi-milli burjuvazinin sol kanadının dahil olduğu bir savaş yani) ile nasıl proletarya diktatörlüğünü muhafaza edecekler, merak içerisindeyim doğrusu.
- Dünya proleter devriminin stratejik saldırı evresi, bu da tamamen kof bir demagojiydi. İşte Peru'da devrim fitillenince, hani dünya devriminin fiili merkezi Peru ya, tüm dünyada devrim stratejik saldırıya geçiyor. Millet daha savaş etkeni mi egemen yoksa devrim etkeni mi diye tartışırken bunlar sadece bunu kestirip atmıyor, aksine son demlerindeyiz diyordu. Bunu dediklerinde dünyada durum neydi? Dünyanın 2/3'ü emperyalist zulüm, 1/3'ü sosyal-emperyalist zulüm altında inliyor, Sovyetler'den sonra sosyalizmi kurabilen tek ülke olan Çin'de '76 darbesiyle başa gelen yeni liderler, '78'de restorasyon, '80'de dışa açılım yapıyor, halk demokrasisi evresindeki Arnavutluk ise dogmato-revizyonizme ve yeni-oportünizme saparak gelişiminin önünü kesiyordu. Yani Uluslararası Komünist Hareket perişan halde, tek bir sosyalist ülke kalmamış ama dünya devriminin stratejik saldırı evresi, bebeler bile güler buna.
- Dünya devriminin merkezi Latin Amerika, onun da merkezi Peru, yanlış ve büyük ihtimal milliyetçi güdüyle yapılmış bir tespitti. Birincisi, Latin Amerika'da, Asya aksine, ML-MZD doğru düzgün halk savaşı veren parti yoktu. Kızıl Bayrak Partisi Hocacı olmuş, Kolombiya KP (M-L) — HKO Hocacı olmuş ve halk savaşı stratejisinden uzaklaştıkça gittikçe güç kaybetmişken, dominant akım neo-Castroculuk iken (daha az fokoculuk, daha çok popülizm ve pro-Sovyetizm) bunu iddia ediyorlar. Bu saçmalıktı. Ayrıca, Ciang Çing'in alıntılamasından biliyoruz ki Başkan Mao, dünya devriminin temel arenasının Asya olduğunu söylemiştir. Asya'da bunu dediğinde 1) Vietnam Halk Savaşı, 2) Kampuçya Halk Savaşı, 3) Laos Halk Savaşı, 4) Filipinler Halk Savaşı, 5) Tayland Halk Savaşı, 6) Malaya Halk Savaşı, 7) Burma Halk Savaşı vardı, buna ayriyeten Endonezya'daki sürekli kırda çoban alevi gibi yanıp sönen Endonezya KP gerillasını ve Hindistan'daki merkezi yapısını yitirmekle birlikte şu veya bu düzeyde devam eden silahlı mücadeleyi de ekleyebiliriz; hatta biraz daha zorlayalım Zufar'daki halk savaşını ve Filistin devrimini de katalım. Mao bariz bir duruma göre bunu demişti, Gonzalo için aynını diyemeyiz. Bundan başka, Peru'nun Latin Amerika devriminin merkezi olabilmesi pek de mümkün değildir. Açık konuşayım, Latin Amerika devriminin merkezi olsa olsa Brezilya veya Arjantin'den bir güç olabilirdi. Peru evet önemli bir rol oynayabilirdi ama iktidara gelmeden ve de geldikten sonra ne kadar etkisi olabilirdi, meçhul. Küba dahi bu oyunu oynamayı denemiş ve sonunda çuvallayıp onun yerine sosyal-emperyalizmin piyonu olmayı yeğlemiştir. Elbette ki Peru ve Küba denk değil ama Peru o kadar da ahım şahım ayrıcalıklı da değildi.
- ÜDT konusunda yorum bile yapmama gerek yok, karşı devrimci bir teoridir, Mao da yapmamıştır. Partizan 1978 sayı 1'e bakın.

Uzun uzun niye anlattım, şundan: Bütün bu ayrımlarımıza rağmen ben yine de hep Peru devrimi için sürdüğü dönem içinde olumludur, meşrudur görüşünü savundum (nitekim ben, bitişlerinden seneler sonra dünyaya gelsem dahi, Asya'daki ÜDT'ci KP'lerin halk savaşlarını da meşru gördüm hep, birden silip atmadım). Ayrıca Gonzalo, partisinin başındayken, şimdinin bölücü Gonzalocuları aksine, bunları hiçbir zaman UKH temeli saymadı; kendi partisi içerisinde yaşadı.

Yine de Gonzalo iyi bir liderdi. Ülkede büyük bir devrimci durumun oluşumuna ön ayak oldu. Gonzalo milyonlarca insanın yüreğine devrim ateşini yerleştirdi. Bu, boş bir iş değildir.

Ne ki Gonzalo, tamamen rastlantılar sonucu ucu yakalanan bir süreçle birlikte gelişen bir operasyon sonucu yakalandı. Gonzalo ile birlikte MK'nin büyük çoğunluğu da yakalandı. MK'yi de bu arada ifşa eden, propaganda olsun diye, '88 kongresinde üretilen ve operasyonlarda ele geçen aptal saptal bir video kasetti.

Gonzalo'yu kafese koyup dünya basının önüne çıkardılar, Gonzalo aslanlar gibi esip gürledi, 10 dakika konuşma sonrası kestirip attı ve gazetecilere "şimdi sorularınızı gidin onlara (yetkililere) sorun" diye rest çekip kenara çekildi. Amerikanlar Gonzalo'yu çıkartıp güya rezil edecekken ona şov yaptırma şansı vermenin önemli bir hata olduğunu da belirttiler sonradan. PKP konuşmaya "Başkan Gonzalo'nun savaşın parıldayan siperlerinden konuşması" dedi, ki harbiden de öyleydi.

Guzman, konuşmasında, yakalanması olayı için "yolumuza çıkan ufak bir bent" dedi, "Halk Kurtuluş Ordusu'nu kurmak vakti gelmiştir" dedi (hoş Kızıl Siyasi İktidar olmadan nasıl kuracaklar o ayrı bir konu ya), dedi de dedi... Ama bent o kadar da ufak değildi yani, Parti'nin başı paket, MK'nin yarısı paket... Yine de Feliciano 1999'a kadar işi sürdürdü ama hareket sürekli geriledi ve geriledi, derken güm, Feliciano da paket. Feliciano'yu direkt basına çıkarmadılar, bir odada görüntüsünü ekrana verdiler, dışarıdan gazeteciler onu çekti: Feliciano yumrukla poz verip slogan atıyordu. Hoş çok sürmedi, Feliciano hapiste düştü, davayı sattı. Hemen hemen MK'nin çoğu gibi. 2000'lerde PKP ciddi bir güç olarak bitmişti, birkaç fraksiyona bölündü.

Bölünme süreci sancılı oldu. Önce TV'de Gonzalo'ya ait diye bir ses kaydı yayınlandı (Ertuğrul Kürkçü denen köpek çok mutlu olmuştu, kendisi 12 Mart mahkemelerinde davayı satan dönek bir alçak köpek olduğundan Gonzalo'nun da "kendisi gibi oluşundan" dört köşe oldu, yetmedi hakkı yokken saydırdıkça saydırdı), parti yalanladı, sonra barış mektupları ortaya çıktı, yakın dönemde tekrar görülen mahkemelerde bunu özel servis adamlarının yazdığı ortaya çıktı. Ama bu kadar olsa iyi, PKP tasfiye oldukça MOVADEF doğdu. MOVADEF, Peru'da bir çeşit Sendero İHD'si gibi bir şey. Sorun da buradan çıkıyor. Ardent Gonzalocular diyor ki "yok", "Başkan'ın bunlarla ilgisi yok"; oysa ki adamın çevresindeki tüm avukatlar, tüm yakınlar MOVADEF'çi. Buradan da bir başka sorun çıkıyor: Gonzalo kavgayı koy verip teslim oldu mu? Ben açık söyleyeyim, bence oldu. Tamam ilk girişimler sahteydi ama, buna da gözünü kapatamazsın. Guzman'ın kendi el yazısından esere ("de Puño y letra") kapatamazsın, Gonzalocular yapıyor işte.

İşte böyle gel zaman git zaman yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Az evvel bahsettiğim yakın dönemde tekrar görülen mahkemelerin ilk duruşmada Guzman ve arkadaşları salona "Yaşasın Halk Savaşı, Yaşasın PKP, Yaşasın komünizm" diye şov yaparak geldiler ama devamında pek bir şey olmadı, hiç de öyle "Başkan Gonzalo'nun mahkemedeki konuşması savaşın parıldayan siperleri gibi parlıyor" tarzı bir metin de çıkmadı mahkemeden, adamın son görüşlerini de net olarak bilemiyoruz bu yüzden.

Görülüyor ki Gonzalo farklı dönemlerde hem sol, hem sağ hatalar işledi, bunların önemli zararları da oldu ama hulasa sonuç, Gonzalo bizimdi, bizdendi.

Modern revizyonist Hindistan Komünist Partisi dahi, Çaru Mazumdar öldüğünde, "Çaru Babu'nun ölümü, yüreğinde devrim istenci taşıyan herkes için üzücü bir haberdir" diyebilecek kadar meziyet sahibi olabilmişti. Gonzalo'nun hatalarını asla benimsemedim ama kuşkusuz onun ölümü, yüreğinde devrim emeli taşıyan herkes için üzücü bir haberdir. Oysa ne yazık ki daha birkaç saat içerisinde bundan mutluluk duyan yığınla "solcu" gördük, Gonzalo'nun ölümüyle dalga geçecek kadar aşağılaşacak insanlar gördüm. Demek ki Hindistan KP kadar olamıyor "anti-revizyonist" Hocacı köpekler.

Bu yazıyı yazarken bazen içim çok doldu, bir iki kere gözlerim de yaşardı da; nitekim bitirdim çok şükür. Gonzalo, 25 yaşına gelmemiş terminally online kansız itlerin maskarası olacak insan değildi. Çok hatası oldu ama hapiste çürüyüp katledilmek ona gitmezdi, Peru faşistleri Gonzalo'dan intikamını 27 yıllık tecritle onu öldürerek aldılar. Oysa o bir "kartal"dı, öyle de kalacak artık.

Elveda Gonzalo, seninle olmadı ama sensiz mutlaka olacak, ant olsun ki olacak. Bir Başkan Gonzalo yaşadı ve öldü, yaşasın ve yaşayacak Peru devrimi.

Kavgamız sürecek dünya döndükçe.

***

Ha unutmadan, 2 gün önce Mao ve Yılmaz'ın ölüm yıldönümüydü, dün de Yâsif  Saʿadî öldü. Yâsif  Saʿadî, Cezayir devriminden bir isim, Cezayir (şehir olan)'deki FLN şehir gerillasının önderlerindendi. La battaglia di Algeri (Pontecorvo, 1966) filminde kendi üzerinden yaratılan kurgu karakter Cafer'i de oynamıştı. O da çok üzdü beni. Dünyanın en onurlu, en namuslu savaşlarından birisini vermişti FLN, bütün şehit mucâhidînin anısı önünde saygıyla eğiliyorum.